Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Doç. Dr. Necmettin Acar, ABD Başkanı Donald Trump'ın Yemen'e müdahale edilebileceğine dair açıklamasının arka planını AA Analiz için kaleme aldı.***Husilerin Riyad'daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı'na düzenlediği saldırının ardından Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, ABD Başkanı Donald Trump'tan Yemen'e karşı doğrudan ABD askeri müdahalesi talep etmişti.
Uzun süredir devam eden Yemen çatışmasında yeni bir evreye işaret eden bu gelişme, Trump yönetimini zor bir tercihle yüz yüze bıraktı, Körfez'deki en kritik müttefikini sahipsiz bırakma riski ile halihazırda İran savaşının gölgesinde sürdürülen yüksek maliyetli bir çatışmaya daha derinden sürüklenme tehlikesi. Baskılara rağmen temkinli bir tutum sergileyen Trump, 10 Ekim Cumartesi günü yaptığı açıklamada nihayet bir adım öteye geçerek yönetiminin Suudi Arabistan'ın Yemen harekatına yakında fiilen katılabileceğini duyurdu.
ABD Başkanı kendisine konu hakkında sorulan soruya "Bunu değerlendireceğiz." yanıtını vererek Yemen'e yönelik doğrudan müdahalenin kapısını aralamış oldu.Çatışmanın tırmandığı ve Husilerin başta Kızıldeniz sahil şeridi olmak üzere Yemen'deki kontrollerini büyük ölçüde genişletmeye başladığı eylül başında Yemen dosyasına belirgin bir ilgisizlik sergileyen Trump'ın son günlerde sahaya doğrudan müdahale sinyalleri vermesi, salt askeri bir hesabın ötesinde okunmalıdır.
Bu tutum değişikliğinin, 3 Kasım ABD ara seçimleri öncesinde kamuoyuna güç mesajı verme zorunluluğunu, Körfez'deki Husi saldırılarının küresel enerji piyasalarında yol açtığı fiyat tırmanışını frenleme arayışını ve en kritik boyutuyla, "petrol karşılığı güvenlik" ekseninde çatlayan ABD-Körfez güvenlik bağını yeniden sağlamlaştırma çabasını yansıttığı değerlendiriliyor.
Bu çerçevede Trump'ın Yemen hamlesi, aynı zamanda 7 Ekim sonrasında sekteye uğrayan Körfez-İsrail normalleşme sürecini yeniden rayına oturtacak kapsamlı bir bölgesel güvenlik mimarisinin inşasına zemin hazırlama girişimi olarak da değerlendirilebilir.Babulmendeb'den Riyad'a uzanan tehditHusilerin 2014'te Yemen'in başkenti Sana'yı ele geçirmesiyle derinleşen Yemen krizi, on yılı aşkın bir süredir bölgenin en kronik çatışma odaklarından biri olmayı sürdürüyor.
Suudi Arabistan'ın liderliğinde 2015'te başlatılan Kararlılık Fırtınası operasyonu, Husilerin tüm ülkeyi denetim altına almasını engelledi ancak Husilere kalıcı bir darbe vurmaya yetmedi. Bu tarihten sonra nispeten düşük yoğunlukta seyreden Yemen krizinde asıl kırılma noktası, 7 Ekim sonrasında yaşandı. ABD ve İsrail'in yoğun saldırılarının baskısı altında kalan Tahran, Suudi Arabistan'ı güneyden kuşatma, Yemen üzerinden İsrail'i vurma ve Hürmüz'e alternatif bir su yolu olması beklenen Babulmendeb Boğazı'nı istikrarsızlaştırma politikasına ağırlık vermeye başladı.
Bu hesap, İran ile Husiler arasında zaten mevcut olan çıkar örtüşmesini belirgin biçimde pekiştirdi. Artan İran desteğiyle güçlenen Husiler, bir yandan Yemen içindeki nüfuz alanlarını genişletirken öte yandan Kızıldeniz'in güvenliğini tehdit edebilecek kapasiteye kavuştu. Suudi petrol tankerlerine, boru hatlarına ve hava alanlarına yönelik sistematik saldırılar bu kapasiteyi somutlaştırdı.
Söz konusu hamleler hem Riyad'ı zayıflatan stratejik darbeler hem de küresel petrol fiyatlarını yükselterek dünya ekonomisindeki kargaşayı besleyen tetikleyiciler olarak işlev gördü.Bu tablo, ABD'nin Yemen dosyasındaki tutumunu dönüştürmesine yol açmışa benziyor. Washington, bölgeye zaman zaman sınırlı operasyonlar düzenlese de Mayıs 2025'te ilan edilen ateşkesle birlikte Husilerle fiili bir denge kurmuştu.
Bu denge gereğince, Husiler ABD gemilerine saldırmayacaklarını taahhüt ederken Washington ise Yemen'deki hedeflere yönelik harekatlarını askıya aldı. Husiler bugüne kadar bu taahhüde sadık kaldı ve ABD de Yemen sahasına müdahaleden kaçındı. Ne var ki ABD saldırılarına karşı kendini güvene alan Husilerin, başta havalimanları, petrol tesisleri ve petrol tankerleri olmak üzere Suudi Arabistan'ın kritik altyapısına yönelik saldırılarını yoğunlaştırması, ABD'nin bu temkinli duruşunu sürdürülemez hale getirdi.Olası müdahalenin arka planıTrump yönetiminin Yemen dosyasına yeniden angaje olma isteğinin ardında birbirine geçmiş üç gerekçenin yattığı değerlendiriliyor.
Bu gerekçelerin ilki, iç siyasi hesaplara dayanıyor. Ara seçimler öncesinde Babulmendeb'deki tıkanıklığı gidermek ve petrol fiyatlarını 100 doların altına çekmek, Beyaz Saray için hem bir güç gösterisi hem de ekonomik bir önlem olarak işlev görebilir. Bugün hem ABD'de hem de Avrupa'da ekonomik kökenli toplumsal huzursuzluk ciddi boyutlara ulaşmış durumda.
Trump'ın başta Fransa olmak üzere kıta genelindeki sokak hareketlerini ekonomik değil göç kaynaklı göstermeye dönük ısrarcı tutumu, ekonomik maliyetleri siyasi gündemden uzak tutma çabasının açık bir yansıması olarak okunabilir. Aynı zamanda Trump, küresel ekonomiyi kaosa sürükleyen bir savaşı tırmandırarak transatlantik ittifak içerisindeki müttefiklerinin sokaklarını hareketlendirme suçlamalarından da kurtulmaya çalışıyor.İkinci gerekçe, sarsılan ABD-Körfez güvenlik işbirliğini yeniden inşa etme zorunluluğuyla ilgilidir.
7 Ekim sonrasında Washington, tüm stratejik ağırlığını İsrail'in savunulmasına tahsis ederek başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez'deki müttefiklerini ikinci plana itmişti. ABD'nin Körfez'deki müttefiklerini ikinci plana itmesiyle oluşan güç ve güvenlik boşluğunu kendi lehine değerlendiren İran, Körfez bölgesine yönelik yoğun misilleme saldırıları ile bölgedeki başta ABD üsleri olmak üzere kritik tesislere ve altyapıya ciddi zarar verdi.
ABD'nin İran misillemeleri bir yana İsrail'in Doha'ya saldırısına bile müdahale edilmemesi, bu kopuşun somut bir göstergesi olmuştur. Dolayısıyla Yemen krizini varoluşsal bir tehdit olarak değerlendiren Riyad'a, sahadaki tırmanmanın had safhaya ulaştığı bir dönemde verilecek doğrudan askeri destek, "petrol karşılığı güvenlik" ekseninde ciddi çatlaklar oluşan ilişkiyi onarmaya katkı sunabilir.Üçüncü ve belki de en stratejik boyuta sahip gerekçenin Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesiyle bağlantılı olduğu düşünülüyor.
Trump'ın, başkanlığının ilk döneminden itibaren bu normalleşmeye büyük önem atfettiği biliniyor. Yemen krizini bir fırsata çevirmeye dönük bir okumayla krizin tırmandığı ve Suudilerin yoğun saldırılar altında bulunduğu bir dönemde Trump'ın Netanyahu'yu Yemen'de Riyad'ın yardımına göndermekteki ısrarı bu normalleşme için yeni bir ivme yakalama çabası olarak okunmalıdır.
Ancak Riyad, İsrail'in Yemen dosyasındaki "yardım" teklifini defalarca reddetti. İsrail desteğini reddeden ve krizi kendi kapasitesiyle çözmekte zorlanan Riyad'a yönelik ABD askeri desteği, Suudi Arabistan'ı İsrail'le normalleşmeye yönlendirecek dolaylı bir koz olarak planlanıyor olabilir.Bununla birlikte, tüm bu gerekçeler değerlendirilirken gerçekçi bir sınır gözetmek gerekiyor.
ABD halihazırda İran ile ağır maliyetli bir savaş yürütüyor ve çatışmanın yakın zamanda sonuçlanacağına dair bir işaret de gözükmüyor. ABD için Yemen bu tablo içinde öncelikli bir cephe değil. Husiler de son aylarda ABD gemilerine ve İsrail'e doğrudan saldırıdan kaçınarak Washington ile geçen yıl kurulan statükoya saygı gösteriyor.
Dolayısıyla olası bir ABD askeri müdahalesi, Yemen'deki siyasi dengeleri köklü biçimde değiştirmekten ziyade Riyad'ı güvence altına alma ve siyasi mesaj verme işlevi görecektir. Şimdilik sahne, Husilere ağır darbe vuracak fiili bir harekattan çok stratejik bir jest için hazırlanmış gözüküyor.[Doç. Dr.
Necmettin Acar, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanıdır.]Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
